|
Sibel Unur ÖZDEMİR papatya650@gmail.com
ISLANMAK Islanmak güzeldir Can Damlası Şemsiyenin altından göz atmak koşuşanlara Şıp şıp diye seslenen damla seslerini işitmek İnan güzel, çok güzeldir Can Damlası Ansızın geçen hızlı bir aracın sıçrattığı sular Hatırlatır o an geçmişten ayağına dolananları Kızgın güneşin yaktığı, kavurduğu bir anda Islanmak güzeldir Can Damlası Karıştığında gözyaşların yağmur sularına Ola ki yalnızlık çaldığında kapını Bir dost eli tutmak gelirse içinden Buradayım unutma beraber ıslanmak için. 01.09.2010
***
NEKAHAT DÖNEMİMDEYİM ŞİMDİ 
Vuslatı beklerken geldi ihanetin. Rüyamda görsem inanmazdım yaşatacaklarına. Beyaz, duru bir sevda değil miydi paylaştığımız yoksa aldanan ben miydim? Ada Vapuru gibi yandan çarklıymış meğer sevda sözcüklerin. Şehvetli dudaklarından süzülen buse değil kan ve irinmiş, nereden bileyim. Öyle bir acı yaşattın ki bana bir ömür unutulacak gibi değil. Bedenimi esir alan sancılar ruhuma da dirlik vermeyecek belli. Şifa bulmayacağım asla. Avutamayacak başka kollar beni. Tüm benliğim ezilip geçti traversler üzerinde, hem de defalarca kez. Kaçıncı istasyon durakladığım, beklediğim. Gitmenin mi kalmanın mı zor oluşunun mukayesesini yaptığım. Yine bir istasyondayım. Başım dumanlı. Yüreğim viran. Birbirine eklenmiş acılarımın açtığı yaraların bezediği birbirinden ağır yük vagonları. Bir tren daha geçiyor gözlerimden. Sen ve ben ay yıldızlı penceresinden bakıyoruz geçmişe geleceğimizin olmayacağını bilmeden. Konuşmuyoruz hiç. Mutluyuz galiba. Tren düdüğü bıçak gibi kesiyor sessizliğimizi. Tekerleklerin döndüğünü hissediyorum, benden uzaklaştığını hissettiğim gibi. Siyah is yapışıp kalıyor genizlerimize. Oldukça keskin rayihası, durmadan ihanetini fısıldıyor. Gözlerim seninkileri arıyor hala beyaz bakabiliyorlar mı görmek istiyor. Ya dudakların hala o kadar şehvetli kıvrılıp bükülebiliyorlar mı? Vuslata bu kadar yaklaşmışken… Oltama takılan ihanetin oldu. Hayret, hala söyleyecek söz bulabiliyorsun demek. Dehşetle kulaç atıyorum asılsız kelimelerinin arasından kurtulup karaya çıkabilmek için. Kollarım yorgun. İlerliyor kapana sıkışmış duygularım traversler üzerinde oyalanmadan. Dağlar, tepeler, ovalar, bayırlar. Tren gidiyor, ben gidiyorum. Ben gidiyorum, tren gidiyor. Tünelleri yarıyoruz. Karanlığın ardı aydınlık her seferinde. Fakat bu sis de neyin nesi? Kara bir bulut düşüyor çehrene nedensiz. Yavaş yavaş silikleşiyor kaşın gözün, ağzın burnun, yanakların. Duyulmaz oluyor sözlerin. Uzanıp dokunmak, okşamak, avuçlarımın içine almak istiyorum ellerini. Yok, oluyorsun huzmesinde sis perdesinin. Gölgeleniyor yüzüm. Ömrün bitiyor. “Güle güle.” demek bile gelmiyor içimden. Tuhaf bir durum ama kocaman bir muştu yayılıyor yüzüme. Bahar dalları bitiyor bakışlarımda. Bir huzur, bir dinginlik yerleşiyor gözbebeklerime. Gülümsememle tanışıyorum yeniden. Son istasyonmuş burası. Tren duruyor, iniyorum. Üzerime giydiğim erinci çok yakıştırıyorum kendime. Nekahet dönemimdeyim şimdi ama biliyorum ki iyileşmem uzun sürmeyecek. 25.05.2010 ***
SEKİZ MART Omzumda balya balya yükler Sekiz Mart’ı gösterirken takvimler Farklı farklıdır günler Bu gün benim günümmüş Ağzıma bir parmak bal sürülmüş Gün olmuş bir şiirde ya da şarkıda Leyla olmuşum, Gülizar, Mihriban ya da Hülya Aşk türküleri yakılmış adıma Saçım uzun aklım kısa da olsa Karışmadan duramam ki elimin hamuruyla Ya karışmazsam nasıl dururum Başarılı erkeğimin arkasında Sırtımdan sopayı karnımdan sıpayı Eksik etmeseler de zihinlerde Çocuk da yaparım kariyer de Sevgili olurum, eş olurum Ana olur, kardeş olurum Gam, keder, hasret olsa da Elem, keder, dert sarsa da Hepsinden büyüktür içimdeki sevgiler Kimi gün dalga dalga kabarır yüreğim Köpük köpük akar yaşlar gözlerimden Yine de sarmalarım, doyasıya severim Ummanlar kadar engindir gönlüm benim. 08.03.2010 Emekçi kadınlar günümüz kutlu olsun. Sibel UNUR ÖZDEMİR
***
BİN KERE ÖLMEK DEMEK Karanlık olsa da günler, geceler soramayız ki soru Haykırışlarım boğazımda görmesen de kocaman yumru Feryat figan gönlüm boynu bükük yaralı kumru Yürek, bin kere ölmenin anlamını öğrendi çünkü. Gam yüklü yüreğim dinginliği özlüyor Nafile çırpınışları çare getirmiyor Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biliyor Yürek, bin kere ölmenin anlamını öğrendi çünkü. Bir büyük boşluk gözlerimin önünde yuvalanan Sis huzmesinin içinde savruluşum belki de bundan Büyürken çığ gibi çaresizliğim kahrediyor yaşanan Yürek, bin kere ölmenin anlamını öğrendi çünkü. Sibel UNUR ÖZDEMİR
***
VUSLAT Hey Allah’ım kuzeyin ayazından koru ruhumu Esirgeme üzerimden kutsal nurunu Duydun mutlaka, yüreğimi aşk ateşi vurdu Kovdu gözlerimden yalnızlık bulutunu Sonunda oldu, dudağıma sevda busesi kondu Uyandırdı gönlümü, bir demet sevi koydu Güldürdü yüzümü, sevindirdi bu mecnun kulu Yüreğimi esir alan arzu, sineme otağ kurdu Hiçbir şey yapmadan seyretsem onu gün boyu Şafak sökene kadar yâr, bana şiirler oku Bu neyin nesi beyhude bir sorgu Bacayı saran aşk, inan ki aşk, aç tüm yolu Vuslat, mutlaka vuslat olmalı bu sevdanın sonu Hey Allah’ım kuzeyin ayazından koru ruhumu Esirgeme üzerimden kutsal nurunu 21.01.2010 SİBEL UNUR ÖZDEMİR
***
AŞKIN BAŞKA YÜZÜ Niye bu ısrarın Yaz aşkıydı yaşandı bitti Ya da dur bakayım Ne diyelim adına Hah, buldum Seviyeli bir birliktelikti Rüzgâr misali esti geçti Sen yoluna ben de Bakma öyle gözlerime Hüzün yükleyip de bakışlarına Eğme boynunu acı çekiyormuş gibi Rol yapmayı bırak Neredeyse inanacağım sevdiğine Gerçekten sevdiğine beni Hadi git artık Ben çoktan unuttum geçip giden yazı Mevsim sonbahar şimdi Sen de öyle yap unut gitsin Hadi, hadi artık git Dur, dur bir dakika Sahi senin adın neydi? 15.01.2010 SİBEL UNUR ÖZDEMİR
***
HER ŞEY KARARINDA “Azı karar çoğu zarar”derdi de ninem anlamazdım çocuk aklımla. Büyüdüm. Artık anlıyorum ne demek istediğini. Ne kadar da haklıymış rahmetli. Her şey kararında olmalı. Bunu bilir, bunu söylerim. Kararında sevmelisin mesela bir kadını ya da adamı. Öyle kara sevdalara tutulmamalı, deliler gibi ya da ölesiye sevmemeli, onun için her şeyi göze almamalısın. Olur da günün birinde kaybedersen o kişiyi an gelip çattığı zaman yıkımların en büyüğünü yaşamamalısın. Güzel ve iyi olan duygularını idareli kullanacak, tüketmeyeceksin bir anda. Gıdım gıdım çıkaracaksın ortaya. Gerekirse cimri olacaksın böyle durumlarda. Sözü döndürüp dolaştırıp başka bir atasözüne getireceğim ama cuk oturacak yani. Az veren candan çok veren maldan derler ya. Ucundan azıcık verecek ve… Ve “candanlığın” bir örneğini göstereceksiniz. Sofradan yarı aç kalkacaksınız mesela. Fazla yemenin kime ne yararı olmuş ki size de olsun. Can boğazdan gelir ama katmer katmer kilo olarak döner gelir, bedeninize yapışıverir. Kolesterol, yüksek tansiyon, şeker, kalp ve damar hastalığı haline bürünür. Benden söylemesi. Öyle takıp takıştırıp, sürüp sürüştürüp çıkmayacaksın evden. İnadına gitmeyeceksin muhallebiciye. Varsın öyle desin şiirde. Hafif bir makyaj yeterde artar bile. Yüzüne renk gelsin tamam. Hem güzelliğin doğalı daha makbul değil mi? Ne öyle bulduğun her şeyi sürüyorsun yüzüne, dudağına güzellik adına. Palyaçoya benzersin ona göre. Kararında olmalı kullandığın boyalar. Sonra takılar “ Az bile taktım. Burası İstanbul anneciğim.” demen de nafile. Ne az ne çok kararında uyumalısın. Uykunu almalı, dipdiri kalkmalısın yataktan. Yeni doğan günden tat almalısın abartmadan. Nefesinizi sonra, boş yere heba etmemelisiniz. Nefes ömrüdür Allah’ın bizlere verdiği. Vara yoğa çen çen konuşup da, öfkelenip de olmadık şeylere ömrünüzden ömür gitmesine sakın ola izin vermeyin. Üzülmelisin lakin olur olmaz şeylere değil. İnsansın tabii ki duyarsız kalamaz etkilenirsin çevrende olup bitenlerden. Yalnız… En aza indirgemelisin üzüntülerini. Onun yerine kendini koyarak helak etmemelisin benliğini. Anladığın gibi kararında üzülmelisin. Acılar denizinde boğulmayıp yüzmeyi öğrenmelisin. Gözyaşı dökmelisin hiç şüphesiz ki ama… Kararında olmalı göz pınarlarından süzülen damlalar. Kararında olmalı paran. Kıt kanaat geçinmemelisin lakin öyle ayakların yerden kesilip ne oldum delisi de olmamalısın. Para bozmamalı seni. Huyunu suyunu değiştirmemeli. Adam gibi adam olmayı başarabilmelisin her durumda. Yemeğe tuz, çayına şeker koyar gibi tam kararında olmalı hayatındaki tatlar. Hangi işte olursa olsun aşırılığa gitmemelisin. Aklın yolu birdir değil mi? İşte tam da bu nedenle kararında olmalı alacağın kararlar. Bazı bazı kararsızlıklar yaşasanda doğru yolu bulacak olan, o meselede karar kılacak olan senden başkası değil. Havanın kararı olmasa da makinelerin bile kararı yok mudur? Sorarım sizlere belli bir düzen içinde çalışmazlar mı? İnatçılar var mı içinizde? “Ben aldığım karardan vazgeçmem.”diyenler. Sizlere sesleniyorum. İtiraf edin hadi. Siz gelin ninemi dinleyin. Azı karar çoğu zarar bir düzenekte göz kararıyla sürdürün yaşamınızı. 04.11.2009 Sibel UNUR ÖZDEMİR
***
ÖNÜM ARKAM SAĞIM SOLUM DOMUZ GRİBİ Panik içindeyim her yerde domuz gribi konuşuluyor, yazılıp, çiziliyor. Televizyonlar, radyolar yetmedi internette de. Gündemimize kurula kurula oturdu, oturdu da korkulu rüyamız oldu. Önümüz, arkamız, sağımız ve de solumuz H1N1 virüsü. Sobe… Sobe…
Bu ne böyle? Gerildik ayol çoluk çocuk. Yok, maske takın yok dezenfektan kullanın. Ağzınızı ılık tuzlu suyla temizleyin. Ellerinizi ağzınıza, burnunuza götürmeyin. Otobüslerin tutunacak yerlerine, kapı kollarına, elden ele dolaşan paralara dikkat. Dikkat oğlu dikkat.
İyi de nereye kadar?
Evinizde mikrop barındırabilecek yerleri durmadan dinlenmeden çamaşır suyu ile silin. Ay ben balerina süper cif miyim ya temizlik manyağı olacağım bu gidişle. Lavaboları ov, tuvaletleri temizle, evyenin etrafındaki mermer tezgâhı sil. İyi de bu işleri yaparken ben mikrop kaparsam ne olacak? Kim bakacak bana. Karantina altında tek başıma mı çekeceğim bu illeti dışarıda hayat akıp giderken? Düşündükçe karabasanlar yerleşiyor yüreğime. Herkesten kaçmak, saklanmak, hiç bir yere gitmemek istiyorum. Belki o zaman korunabilirim bu virüsten. Lâkin bu da çözüm değil ki? Ev halkı onlar da sokağa çıkmak, işlerine, okullarına gitmek zorundalar. Allah’ım sana inandım, sana sığındım bizleri virüslerden koru Yarabbi’m.
Aslına bakarsanız düne kadar pek de umursamıyordum domuz gribini. Televizyondaki programlara, gazetelerde yazılıp çizilenlere, internet sayfalarında okuduğum haberlere, maille gelen korunma yollarına. Tamam, ortalarda elini kolunu sallayarak dolaşan bir virüs vardı var olmasına ama tüm yazılıp çizilenleri medyanın abartması olarak algılıyordum. Böyle düşünmek rahatlatıyordu belki de beni. Lakin dün iş yerine bomba gibi düşen habere kadar. İki arkadaşımız domuz gribine yakalanmış. Sıcak haber. Bir anda allak bullak olduğumuz yetmiyormuş gibi bir de yemekhanede yemek yediklerini öğrenince kasılıp kaldık. Gerçi binalarımız ayrı bu arkadaşlarla ama ortak kullanım alanları var yemekhane gibi, servis gibi. Servis dedim de servislerin hemen hepsi öğrenci taşıyor bizi almadan ya önce ya da sonra. Bizler de öğrencilerin oturdukları koltuklara oturuyoruz. Otobüste ya da dolmuşta bizden önce kimin inip bindiğini bilmediğimiz araçlarda boş yer bulma sevinciyle oturuyoruz koltuklara, borulara tutunuyoruz ayakta isek. Vay halimize. Öksürüp tıksıran insanlara şüpheli gözlerle bakıp uzaklaşsak da yanlarından sakınan göze çöp batar, çağırma düşüncelerinde domuz gribini, gelip seni bulmasın felsefesine sığınıp da kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalışıyoruz zihnimizden. Faydası olur mu ki?
Bu nasıl bir salgın? Aklıma uzun yıllar öncesinde vebadan veya cüzamdan ölen insanlar geliyor. Bir yolu yok mu virüsün yayılmasını engelleyecek? Aşı… Uzun uzadıya, enine boyuna konuşulan. Yaptırsak mı yaptırmasak mı? İkilem içindeyiz. Yaptırmasak, domuz gribiyiz belki de… Yaptırsak? İşte onu bilmiyoruz. Durup dururken, aşı da olsa, virüsü almak vücuda ne kadar doğru? Yaşayarak, deneyerek, yanılarak öğreneceğiz. Başka çare yok gibi.
Haberi ilk dinlediğim ana götürüyor beni düşüncelerim. İşten henüz gelmiş ve mutfağa girmiştim yemek hazırlamak için akşama. Her zamanki gibi radyom açıktı. Bu arada söylemeden edemeyeceğim mutfakta iş yaparken radyo dinlemek en büyük zevkimdir. Her neyse, konuyu dağıtmayayım. Hımmm… Nerde kalmıştık? Hatırladım mutfaktayım, sebze ayıklıyorum. Aysbergleri, taze soğanı, maydanozu yıkayıp sirkeli suya koyuyorum daha iyi temizlemek adına. Haberleri veriyorlar radyoda. Çok ünlü habercilerden biri veriyor domuz gribi haberini ve bir yetkiliye bağlanıyor canlı canlı. Sesi tizleşiyor peş peşe soruları sıralarken. Kulaklarımı delip geçiyor. Yetkili bir okulda görüldüğünü, gerekli önlemlerin alındığını, panik yapacak herhangi bir durumun olmadığını söylüyor. Tam “oh” diyeceğim, diyemiyorum çünkü o ünlü haberci feveran ediyor “Salgın bekleniyor mu? Söyleyin ne kadar hızla yayılacak?” Ne demek istiyor diye düşünüyorum. Düşünürken de diğer söylediklerini duymaz oluyorum. Yayılacak mı gerçekten yoksa yayılması mı isteniyor diye bir duyguya kapılmama sebep oluyor radyodaki kulak tırmalayıcı ses. Bir süre kalıyorum öylece elimde bıçakla. Sonra toparlanıyorum. Ben feveran eden sese değil de yetkili ağzından duyduğum “Her şey kontrolümüz altında, endişelenmeyin.” cümlesine inanmak istiyorum. İnanıyorum da.
Anlamadığım şu ki… Bir okulda göründü virüs önce. Gerekli önlemler alındı ama nasıl oldu da engellenemedi başka yerlere de sıçramasına bu hastalığın. Neden ölümler yaşanıyor. Gerçi dün akşam bir kanalda bu hastalığı yenen bir muhabirle röportaj yapıldı ama yine de ölüm korkusu fena yakıyor insanın canını. Acabalar gelip yerleşiyor usunuza siz kovsanız bile tüm kötü düşünceleri.
Eee… Ne yapacağız bu durumda? İnsan önce kendi kendinin doktoru olmalı ama değil mi? Barıştan yana da olsam zırhlarımızı kuşanıp savaşalım havada asılı kalan bu virüsle. Kork bizden H1N1 misin nesin. Şerbetliyiz biz. Ne radyasyonlu çaylar içtik vaktiyle. Kuş gribine aldırmadan devam ettik tavuk döner yemeye. Deli danalı kırmızı etler bile vız geldi tırıs gitti. Hele hele hormonlu, genetiği değiştirilmiş sebze ve meyvelerle yaşamaya öyle alıştık ki… Aldırmıyoruz bile bunlara. Senden mi korkacağız yani? Kim korkar hain virüsten? Biz değil tabii ki. Arbede var bundan böyle aramızda. El mi yaman bey mi? Sen mi yamansın biz mi? Şimdilik bilmiyoruz ama ilerleyen günlerde olayın gidişatına bakıp karar vereceğiz artık. Şimdi… Bu kadar laf yeter. Günlük hayat dönme vakti, vakit.
Hadi evladım, iç şu nar suyunu üzme beni. Uğraştım sabah sabah işi gücü bırakıp da. Dur, dur çıkmadan C vitamin tabletini de al yanına. Maskeni takmayı unutma. Üç dört saatte bir bu dezenfektanı kullan, ellerini koru. Ellerini ağzına burnuna götürme. Gün içinde de bol bol ıhlamur, yeşil çay tüket. Aferin sana, aferin. Tuzlu suyla gargara yaptın mı? Temizledin mi buruncuğunu? Ohhh… Çok şükür hazırsın artık dışarıya çıkmaya. İyi dersler yavrum. Allah zihin açıklığı versin. Seni ve hepimizi domuz gribinden korusun.
04.11.2009 Sibel UNUR ÖZDEMİR
***
KAHVENDEKİ KÖPÜK OLAYIM
Sıcacık bir kahve olmalı senin fincanında. Şöyle bol köpüklü. Doyumsuz lezzette. Ellerinin arasında tutmalısın beni. Hissetmeliyim her bir hücreni, her bir zerremde. Keyif almalısın her yudumda ve birbirinden farklı olmalı damağında bıraktığım tat. İlk yudumundaki köpük kadar güzel olmalıyım her daim, kıvamında. Dilinin üzerinde şöyle bir dolaştırıp duyumsamalısın enfes yanımı. Yorgunluğunu alıp dinginlik bahşetmeliyim sana. Keyif almalısın tadım damağına eriştiğinde. Kokum başını döndürmeli, tatlı bir sarhoşluk hissetmelisin. Özlemelisin beni bir daha ki buluşmamıza kadar. Burnunda tütmeliyim duman duman. Gözlerin aramalı neredeyim diye. Vuslat vakti o zaman bu kadar tılsımlı olur. Bir dilek geçirip içinden kapatmalısın fincanını içten dışa doğru çevirerek. Her kahve fincanında, her telvede üç vakte kadar çıkmalıyım karşına. Murat olmalıyım. Haber olmalıyım. Kısmet olmalıyım. Kuş olup uçmalı, balık olup yüzmeli, at olup şaha kalkmalıyım. Yol olmalı, para olmalı, ev olmalı, anahtar olmalıyım. Ben… İşin doğrusu sevdiceğim senin her şeyin olmalıyım. 03.09.2009 SİBEL...
♥♥♥
Bu Hafta Bir Kitap Tanıtımı...
ASILSIZ SERZENİŞLERİN YASAKLI KIBLESİ “Yitirilmiş salaş zamanlara mıydı dinmek bilmez öfkem... Yoksa aşkın kendisi zaten zamansızlıklara mı sitem... Elin adına yangın yeri dediği, bence cevapsız sualler silsilesi... Belki de; bir türlü üzerinden yürümeyi beceremediğim O, hep legal dümdüz çizgi asılsız serzenişlerin yasaklı kıblesi...” Emel Çetin’in ilk şiir kitabı ASILSIZ SERZENİŞLERİN YASAKLI KIBLESİ. Kitap Atelyesinden çıkmış unutmadan. Dün ulaştı bu güzel kitap elime şairinin imzasıyla. Okudum hemen. Bitirdim. Ne kadar çabuk dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bırakamadım ki elimden. Aldı götürdü beni bilmediğim ve çok yakından bildiğim duyguların eşiğine. Hele bir alın kitabı… Hele bir kaybolun benim gibi sayfalar arasında… Sizi de büyülesin anlatımdaki dili… Kelimelerin zenginliği… Yerleştirilişi duyguların arasına. Neler mi anlatıyor? Sizi bilmem ama bakın bana neler anlattı. Dizelerde dile geliyor ayrılık Şaha kalkıyor aşk Buruyor yüreği özlemek İzmir adım adım takip ediyor sizi her dizede. Ankara’da kalıyor ela gözler Mavi bir trenden inip kalıveriyorsunuz Cebeci İstasyonunda Çevrilirken sayfalar duygular sürüklüyor anılara sizleri Geçmişe dönüp yüzünüzü belki... Belki de geleceğe sarılıyorsunuz sımsıkı Saklı bir şehirde ya da güzel bir bahçede. Öyle okunup da rafa kaldırılacak bir kitap değil, ASILSIZ SERZENİŞLERİN YASAKLI KIBLESİ. Her daim elinizden düşmeyecek ve sanırım ki başucunuzda yer alacak. Yorgun bedeninizi uykuya teslim etmeden hemen önce. Ya da… Sabah gözlerinizi açtığınızda yeni güne bir iki şiir okuyup kalkacaksınız yataktan hem de bambaşka duygular içerisinde. İşe giderken, okuldan dönerken çantanızda alacak yerini. An olacak rastgele bir sayfa da seçeceksiniz okumak için ve o şiir gününüzün şiiri olacak. Olur ya dilinize de takılacak tümceler. Ezberinize girecek dörtlükler. Yüreğinize düşecek mısraların albenisi. Ve benim gibi sizlerde tavsiye edeceksiniz gönül dostlarınıza, ASILSIZ SERZENİŞLERİN YASAKLI KIBLESİ’ni. ……………………………. ASILSIZ SERZENİŞLERİN YASAKLI KIBLESİ’ne ulaşmak İsteyenlere duyurulur. http://www.kitapatelyesi.com/index.php?link=urun_goster&&urun_id=251 SİBEL UNUR ÖZDEMİR ♣♣♣
BUGÜN DOĞDUM BEN Ağustos ayının yirmi beşini gösteriyor takvimler. Bir Pazar günü, saat sabahın sekiz buçuğunu gösterirken açmışım dünyaya gözlerimi. Yaz bebeği. Beklenen misafir. Annem açık hava sinemasında Türkan Şoray’ın Fıstık gibi Maşallah isimli filmini seyrederken tutmuş sancıları. Bu yüzden olsa gerek Yeşilçam filmlerinin her karesini bildiğim halde her rastlayışımda ilk kez seyreder gibi yeni baştan yaşamam ve böylesine sevmem onları. Ağustos ayında doğmamdan olsa gerek; cır cır böceklerinin seremonisinden büyük keyif almam balkonda oturup kitabımın sayfalarına gömüldüğümde. Yaz yağmurlarının sırılsıklam ıslatması, ıslatırken temizlemesi tüm benliğimi. Toprak burcundan, başağım ben. Sessiz, sakin, duru, şeffaf ama mükemmeliyetçi. En iyisi olsun istemem içimdeki titizlenen elin suçu vallah billah benim değil. Kusursuzu aramak zaman zaman yorsa da beni şikayetçi değilim halimden. Sanata düşkünlüğüm de burcumun özelliklerinden diye biliyorum. Coşar yüreğim ilham geldiğinde. Yazacak yer arar, içindekileri boşaltacak satırlar.Bulamazsa kaydedene kadar dolaşır durur düşünceler zihnimde, huzur vermezler bana. Ne zaman yazıldılar onlar da rahat ben de. Melankolik bir hava kaplar kimi zaman yüreğimi. Hüznü de sever yaz çocuğu. Beslenir dinlediği bir şarkıdan ya da seyrettiği bir filmden. Ankara simidi ile ayranı sevmem annemin bana gebeyken hep canının çekmesinden olsa gerek. Öyle ki doğduğumda süt beyazı bir ten, kabak bir kafa ki sonradan kıvırcık sarı saçlar. Babaannem takılmış anneme “Yedin sarı simidi, içtin beyaz ayranı.Bak çocuk beyaz tenli, sarı saçlı oldu” diye. Allah rahmet eylesin. Nurlar içinde yatsın babaanneciğim. Beni ona benzetirler. Hık demiş burnundan düşmüşüm. Küçük Hatçe Hanım diyenler de olurmuş önceleri. Ve lacivert gözler ki onlar da yeşile dönmüşler büyüdükçe. Gezmeyi pek severmiş rahmetli.Bu yüzden adı Turist Hatçe’ye çıkmış. Çekeceğim tabii ben de severim seyahati. Babam Bandırma’da görevli. Annem mutlu bir burukluk ruhiyatında kucağında benimle hastane odasında. Derken çıkagelmiş babam. Mutluluk perçinlenmiş. O zamanlar Sibel ismi pek bir moda imiş.Anneciğim de uymuş modaya ve “Sibel” koymuş adımı. Müzeyyen Halasının ilk göz ağrısı. Ali Amcasının göz bebeği. Feridun Amcasının “Sibelino… Bambino…”su olmuşum. Oyuncaklar, kitaplar, elbiseler bolluğunda bir çocuk olup çıkmışım. Yarım yarım konuşmaya başladığımda babaannemin balkonundan anneme seslenirmişim elimdeki sarı renkli pirinç kül tablasını balkon demirlerine vurarak.”Sadi çiş baptı, don ver.” Hey gidi günler, hey! Sonra büyümüşüm, büyümüşüm, büyümüşüm. Şairin bahsettiği yolun yarısını yaklaşık altı sene önce geçmişim. Geçmişim de kırk birimi bitirmek çabasındayım. Ttüüü… Tüüü. Maşallah. Kırk bir kere maşallah.Nazar değmez inşallah. İnişe geçmek hüzün verici ama her yaşında kendine göre bir güzelliği var.Şimdi sormayın kaç yaşına gireceksin diye. Bayanların yaşı sorulmazmış, beylerin maaşı sorulmadığı gibi. Geceleri saymazsam yirmilerimdeyim. Yirmili yaşlarım… Nasıl geçti anımsamıyorum bile. Zaman su gibi akıp giderken hayat denen bu koşuşturmacanın hengamesine kapılıp da yitip giden yaşları saymak ne kadar zor. An olup da durup baktığımızda geçmişe sorarız kendimize “Nasıl geçti habersiz…”Geçer yıllar, geçer gider. Gün olur hayat biter. Unutulur gider isimler. Yüzler silinir gözlerden. Bugün doğum günü. Tatsız şeylerden konuşup da hüzün bulutları estirmeyeyim sayfamda. Bir gün yazmanın büyülü gücüne kaptırmışım kendimi. İşte o gün bugündür yazıyorum kendimce. Öyle iddiam falan yok, yanlış anlaşılmasın. Yazmak bir çeşit terapi benim için. Beğenip de okuyor iki satır olsun yorum yazıyorsanız dünyanın en mutlu kişisi oluyorum, yüzüm gülüyor. Kiminin papatya prensesi, kiminin annesi, kiminin kızı, kiminin empati güzeli, kiminin kısaca Pap’ı, kiminin güz güzeli, kiminin can damlası… Oğlumun annesi, babamın kızı, Bükre’nin teyzesi, Belma’nın arkadaşı, Rafet Bey’in torunu, Mehmet Aslantuğ hayranı, Erol Evgin sevdalısı, sıkı bir tiyatro izleyicisi, kitap kurdu, Yaradan’ın bir kulu. Mor, yeşil, pembe en sevdiğim renkler. Yemeklerden karnıyarık. Romantik, hassas, olabildiğince duygusal, kırılgan. İçten, samimi, özü sözü bir, yalanı dolanı olmayan, inandığını söyleyen, inanmadığının peşinden gitmeyen, dobra, riyasız, zararsız, film karesine, okuduğu kitaptaki bir cümleye göz yaşı dökecek kadar samimi, sevdiğini gerçekten seven bir Havva kızı. Hani kendimi övmek için değil de öyle olduğu için adam gibi adamım yani. Olmadı bu cümle bayan gibi bayanım desem, yok bu da olmadı. Ben buraya cümle bulamadım haberiniz olsun.Silmek de gelmedi içimden. Kalsın böyle. Yazımın nazar boncuğu olsun. Tek derdim öldükten sonra anılmak için bir eser bırakmak ama öyle mütevazı bir şey, kendimce, kendimden. Çok uzatım lafı.Eee…Kusura bakmayın. Ne de olsa doğum günü çocuğuyum. Yemeğe başlamak için açılış konuşmasının bitirilmesi beklenen konuşmacı gibi sürdürmenin manası yok yazımı.Burada bitireyim. Ve kendi kendimi kutlayayım. Doğum günün kutlu olsun Papatya ve kim nasıl isterse o isminle kutlasın seni. Yüreğinden geçen tüm dileklerin gerçekleşsin.Sağlık, sıhhat, afiyet, sevgi, mutluluk,aşk, başarı hep yanı başında olsun. Üzerlik nerede? Bir tütsü lazım şimdi.Aman Allah’ım nazar falan değer. Kurşun dökecek birini bulmak da zor şimdilerde. Kırk bir kere maşallah Papatya.Nice mutlu yıllara dostlarınla birlikte.. 25.08.2009 Geçen yıl tam da bugün bakın yüreğimden hangi satırlar dökülmüş ve şiir olmuş...
İYİ Kİ DOĞDUN ÇOCUK Uzat elini çocuk… Bak gözlerime Yalan söyler mi bakışlar Kalbin çarpıyorsa Sevgi var hala yüreğinde. Boşuna mı sevdik seni Sen güzel çocuk Sen saf, temiz, sevgi dolu Sarı saçlarında beyaz kurdeleler Papatya tarlasında bir çise… Bir avuç şeker damaklarda… Bugün doğdun sen Mutluluk verdin hanene Sevildin çok,çok Gün oldu büyüdün çocuk Buluştuk satırlarda Sevdik birbirimizi. Gün oldu seslendik uzaklardan Duydun bizi, sarmaladın. Sevdin kocaman yüreğinle. Üfle mumları çocuk Dur , önce bir dilek tut İnan bana gerçekleşir Bozma yüreciğini her ne olursa Yeter ki iste sen Dünyaları serelim ayaklarına Yıldızlar kolye olsun boynuna. Masallar anlat bize çocuk Ölümsüzleşelim masallarda Masallarda buluşalım, çocuklaşalım Efsane olalım sarı sayfalarda Cümle aleme nam olsun Nasıl sever kalpler, görsünler. İyi ki doğdun çocuk Yeşil yeşil baktın iyi ki Beraberce koştuk papatya tarlalarında iyi ki… İyi ki uzattın ellerini bize… Ağustosun sıcağı gibi yüreğinle Hoş geldin hayatımıza sen, güzel çocuk. 25.08.2008 Sibel UNUR ÖZDEMİR ****************
AYLARIN SULTANI, RAMAZAN Gök kubbeden ezan sesleri yankılanır Kulaklardan yüreklere süzülür "Allâhu Ekber" sesleri İlahi bir ışık aydınlatır inananları Sevgi, hoşgörü, sabır vardır yüreklerde Göğe döner yüzler, açılır avuçlar, Hayat bulur dudaklarda dualar. Tatlı bir huşu yayılır gönüllere. Bir zeytin ya da hurma tanesi Tat verir damaklara iftar vakti Bir yudum su, bir parça pide Dumanı üzerinde bir çorbadır kuruyan dudaklarda Bir tatlı huzurdur yaşanan Ramazan akşamlarında. Davul sesleri ile yanar bir bir ışıkları evlerin Sahur vaktine hazırlık başlar Niyet edilir bir sonraki gün, oruç tutmaya Kuran-ı Kerim okunur, ilahiler dinlenir Mest eder yürekleri o güzel ayetler. Hoş geldin, sefalar getirdin ey Şehr-i Ramazan derken Çabucak bitiverdi misafirliğin Ayların sultanı, bayram oldun bu kez hanelere Barıştırdın dargınları, unutturdun küslükleri Çocuklar giyindi en yeni elbiselerini Öperken büyüklerinin ellerini, Ceplerini doldurdu bayram şekerleri Ziyaretler yapıldı, sevindirildi yürekler Sıvazlandı sırtlar bir sonraki Ramazan’a erişmek dileğiyle. 08.09.2008 SİBEL UNUR ÖZDEMİR
♣♣♣
DÜŞTÜK SENİN AĞINA
Bu sabah Dede Efendi’nin şarkıları eşliğinde yudumladım çayımı. Ekranımda dalgaların denize sakin sakin vuruşunun resmi. Gökyüzü kızıl kahve. Akşam olmak üzere. O kayaların tepesinde lezzetine vardım böldüğüm ekmeğimin. Göz gezdirdim ekranımda günlük gazetelerin manşetlerine. Mousem her tıkladığında girmek istediğim başlığın üzerine sevgiyle bir öpücük kondurdu “çıt” sesiyle. Sabahın ilk saatleri. Birazdan günlük iş akışı içine alacak beni. Feleğim şaşacak an olacak. Küçük molalar verdiğimde kaçıp buraya geleceğim soluk alabilmek için. Bilgisayarın hayatımıza girmesiyle belki de daha çok kapandık içimize. Konuşmayı unutup yazmaya ağırlık verdik. Ne yazık ki dilimizi kullanırken kendimizce kısaltmalar yaparak kelimelerimizi yuttuk msn sohbetlerinde. Az okuyan bir toplum olarak belki daha çok okumaya başladık ama neleri? Neler neler yapmadık ki bilgisayarımızla. Beğenmediğimiz sayfaları “yeniledik.” “Kopyaladık” gönlümüzün dilediğini. “Yapıştırdık.”kuruttuğumuz çiçekleri. Safraları “ayıkladık.” “Taşıdık”başka sayfalara. “Sildik” işimize gelmeyenleri. “Sıraya koyduk” işlerimizi. Olmadı “geri dönüşüm kutusuna boşalttık.” “Yazdırdık” yazılması gereken her ne varsa, döktük içimizi kâğıtlara. Oturduğumuz yerde hiç yorulmadan “gönderdik” ne istiyorsak deniz aşırı yerlere. Filmler, müzikler indirdik. Video klipler, slâytlar hazırladık. Photoshop da resimler yaptık. Oyunlar oynadık. Ödevler hazırladık. Ulaşmak için istediğimiz bilgilere Google ile ahbaplık kurduk. Kimimizin amcası, kimimizin ablası oldu. Aileden biriydi artık, evimizin başköşesinde. İnternet kafelerle beraber yeni bir iş kolu da açılmış oldu ki bu da işsizliğin had safhada olduğu bir yerde senin iyi yanlarından biri olmalı. Kıssadan hisse, kopamaz olduk ekran başından. Onunla uyanıp onunla uyuduk. Güne onunla başlayıp onunla bitirdik. En kral arkadaşımız oldu internet. Ne çok sevdik sörf yapmayı bir oraya bir buraya. Uzağı yakın ettik. Yeni yeni sanal dostlarımız oldu. Bazılarıyla yüz yüze tanışma fırsatı da bulduk. Kimilerinin gizemli olması gitti hoşumuza. Hiç görmediğimiz, tanımadığımız bu insanlarla can ciğer kuzu sarması olduk. Kimselerle paylaşamadığımız sırlarımızı onlara anlattık belki de rumuzlarımızın ardına saklanarak. Her sabah “günaydın” demesini bekledik ekran başında ya da “iyi akşamlarını.” Umutlarımızı mı bağladık ne? Günlük hayatın keşmekeşinden soyutlayıp da kendimizi hayal dünyasında gezintiye çıkmak hem de tek kuruş ödemeden cazip geldi çoğumuza. Başladık seyahate düş yollarında. Kiminizin internet aşkları da oldu geldi kulağıma. İnkâr etmece yok kuşlar yalan söylemez ki. Ah internet neler ettin sen bize. Ne kadar doğru ve etkin bir biçimde kullandık ya da kullanıyoruz seni. “Benden bu kadar. Bilgi de eğlence de saklı bende. Varın hangisini isterseniz alın itirazım olmaz.”dediğini duyar gibiyim. Sen de haklısın be internet kardeş, sende haklısın. Lakin düştük senin ağına, kurtulamıyoruz ki. 22.07.2009 ♣♣♣
DEĞİL Mİ Kİ ÇAKIL TAŞI OLUP BATTIN HER YANIMA “Özledim” dedin ve iş bitti öyle mi? Bu kadar mı yani? Bu kadar basit mi? Hiç de inandırıcı değil özlemin. Bunca yıldan sonra çıkıp gelmen. Yüzünü sildim gözlerimden. Resimlerinin hepsini yırtıp attım. Yokluğuna dayanmak çok zordu ilk başlarda. Yerinin bıraktığı boşluğu doldurmak çok zor oldu ama başardım. Sahil boyunca yürüyüşler aldı sensizliğin yerini. Yeşil dallara bıraktım kaderi her gün. Ansızın karşıma çıkıp da bugün “özledim” demeyle bitmiyor iş. Ben seni özlemeyi senden daha çok sevdim. Sen sevda yoksunu, sen hasret yanığı. Ne yüzle çıkıyorsun karşıma? Özlem paslı bir çivi. Özlem kınından çıkmış keskin hançer. Özlem yağlı halat. Özlem Kaf Dağının ardında. Aşk masalında sıradan bir kahraman benim için artık. Özlem…Özlem tam şuramda anlıyor musun şuramda. Sensizlik zamanlarımda buzdan külçelerin yok oluşu gibi eridi yüreğimde aşk. Hasret ağzını açmış timsah gibi yutmaya hazırken beni silkelendim ve tutundum kuyruğundan nefrete. Evet neftrete. Nefret özlemden daha güçlü bir duyguymuş, öğrendim. İlk hamle ondan geldi ama itiraz etmedim. Bıraktım kendimi kekremsi tadına. İtirazım olmadı kızgın bir kor gibi damarlarımda dolaşmasına. Hiç tanımadığım bir dünya kurdum kendime yeni yeni tanımaya başladığım bu duyguyla. Esiri oldum belki lakin çok, çok iyi geldi bana. “Git artık. Git de öğren sevmenin, kavuşamamanın, görmek isteyip de görememenin, sarılmak isteyip de dokunamanın ağırlığını. Öğren özlemenin en anlama geldiğini, nasıl kanattığını yüreğini. Mektupları çıkarıp okumanın, koklayıp kâğıt parçasını ten kokusunu aramanın hasretini yakından tanı. İşte belki o zaman tanışırsın vücudumu cayır cayır kavuran hasret yanığımla. Sen sevda yoksunu elinden geleni yaparsın herhalde bu yolda varsıllaşmak için. Serabın olur gözbebeklerinde özlemim. Sahra çöllerinde tek başına. Kum tanesi kadar kıymetin olmadığını anladığın lahza benim için bitmiştir olay. Değil mi ki çakıl taşı olup battın her yanıma. 23.07.2009 Sibel UNUR ÖZDEMİR ♥♥♥
YÜREĞİME DOKUN Yüreklerimize dokunulmasına ihtiyacımız var. Hepimizin. Ama bazı insanlar var ki ellerindekinin kıymetini bilmez, hep yanlarında olunduğu için yok sayar ya da hiç kaybetmeyeceklerini. Yanılırlar. İşte o kişilerden beklediğimiz dokunuşlar yerine ulaşmadığında hüzün bulaşır yüreklere, gözlere gölge düşer, kalpler kırılır. Boşunadır ummak ve beklemek. Hayalden öteye geçmez, geçemez ki... Kabuğuna çekilir insan. Vazgeçer beklemekten. İşte o an bir dost eli uzanır, dokunur en hassas noktana ve en ihtiyacın olduğu anda. Belki de bu kaderi paylaşanlar en iyi anlayanlardır birbirlerini. Hani hekimden sorma çekenden sor misali.
14.07.2009 SİBEL UNUR ÖZDEMİR ♥♥♥ HİÇ Bazı anlar vardır hani gün bitmesin istersin hiç. Gitmek zorunda olduğun yere gitmek istemezde canın ayakların geri geri gider ya.
Çare yoktur. Eninde sonunda dönüp dolaşıp gideceğin yer kürkçü dükkânıdır. Naçarsındır. Gidersin. Boğar duvarlar. Üzerine üzerine gelir dört bir yan. Kelimeler kurşun misali ağırlaşır. İnsafsızca vurur can evinden. Kan revan içinde soluklanmaya çalışırsın. İzin vermez arkasından yağan kuru sıkılar. 14.07.2009 SİBEL UNUR ÖZDEMİR ♥♥♥
GÖÇMEN KIZI Göçmen kuşlar gibi kanat çırptın yüreğimden Güzdü mevsimlerden Nasıl kıydın bize göçmen kızı Hangi coğrafyadasın şimdi Yüreğin hatırlar mı geride bıraktıklarını Tam şuranda hisseder misin derin bir sızı Göç yolculuğuna çıktığın o gün Kanat çırptı, uçtu yüreğimden bir şey Isındı, yandı gönlümün katmanları Neydi seni bu göçe zorlayan Yeterince besleyememem mi sevgimle Sevdamın iklimine ayak uyduramaman mı Gözlerimin ışığı söndü haberin olsun Günler ne uzun ne de kısa artık Sen göçmen kızı uçtun uzak diyarlara Beni kafeslere kapatıp da bıraktın kuzey kutbunda Bir yanım hep üşüyor, çok üşüyor. Dikkat et kendine, deniz kıyılarına, vadi yataklarına Gece dinlen, çıkma yola Dağ silsilileri gibi yığıldı ayağımın dibine yokluğun Uçmak istiyor divane gönlüm peşin sıra Kanatlarım kırıldı nafile çırpınışlara Bulutlu hava yağmur kokusu var Korkarım ıslanacaksın Gerek var mıydı kalbimden gitmek için Bu kadar yol kat etmeye. Göçebe bir âşık oldum gidişinle Haber soruyorum her gördüğümden “Gördünüz mü göçmen kızımı?”diye. 03.07.2009 SİBEL UNUR ÖZDEMİR
♥♣♥
Kadın olmak böyle bir şey işte ... Güçlüyüzdür biz kadınlar… Dokuz canlıyızdır… On parmağımızda on marifet vardır… Yıkarız, ütüleriz, süpürür, sileriz… Yoğu var eder, harikalar yaratırız… Sevgimizi de katarız bir çorba pişirsek bile içine… Kekler, kurabiyeler, börekler, çörekler bizden sorulur. Usanmadan yorulmadan hemen her gün yaparız bu işleri . Zira nankördür ev işleri yap yap bitmez, durmadan iş doğurur sanki yaşam. Ev işlerinin yanı sıra el işleri de yaparız biz… Örer, diker giydiririz çocuklarımızı. Yeri gelir yama yapar, sökük dikeriz. Tığ işi yapar katkı sağlarız aile bütçesine… İşte de evde de çalışırız… Ömür boyunca didinip dururuz… İyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir kardeş, iyi bir gelin olmak için… Kendimizden veririz delicesine başarılı erkeklerimizin ardında olabilmek adına. Sevgi, şefkat dağıtırız… Karşılık beklemeden ne varsa veririz isteseler de istemeseler de… Sevilmesek de severiz…Saygı besleriz yüreklerimizde… Güler yüz gösteririz… Hasta bile olsak iyi görünmeye çabalarız… Aman üzülmesin etrafımızdakiler diye… Hepsi aile ocağını bir arada tutmak için değil midir. Bir parça mutluluk için değil midir bu çırpınış… Hani yuvayı dişi kuş yapar ya. Sıcacık bir yuvada huzurlu bir yaşamın içinde çocuk da yaparız kariyerde… Akşam yorgun argın eve döndüğümüzde işten gazeteyi alıp oturamayız ama koltuğumuza çeşit çeşit yemekler hazırlarız sabah dağılıp akşam toplanan aile meclisi için. Vaktinden önce yıpranırız yeri gelir… Yeri gelir dimdik ayakta dururuz… Bir türlü emekli olamayız ev hanımlığından… En ağır meslek gurubundandır aslında ev hanımlığı… Çalışır, çalışır, çalışırız maddi getirisi olmadan. “Eline sağlık hanım “ ya da “ canım anneciğim “ diyerek sizi sarılıp öpen kızınız veya oğlunuz… Ne büyük zenginliktir sizin için. İşte kadın olmak böyle bir şey. KADINIM BEN Koparılmamışım dalımdan henüz Taptaze, dipdiri… Bahar misali yemyeşil Şiirler yazılan adıma İsmim dudaklarında hece hece Sevmeye hazır delicesine, Sevilmeyi bekleyen ölümüne SEVGİLİYİM BEN… Beyaz bir gelinlik içinde Yanımda beyaz atlı prensim Pembe pembe umutlar geleceğe dair Güzel günlerin hayali düşümde Sonra kayınvalıde, görümce, pek çok akraba Bitmeyen kaprisler Unuturlarda kadın olduklarını Ah… GELİNİM BEN… Gün olur devran döner Susturulurum kimi zaman Elimden alınır söz söyleme hakkım Düşüncelerim yoğrulur gözyaşlarımla Eleştirilirim acımasızca, kolaydır bu Suçlamak birini, ne pahasına olursa olsun Haksızlığa uğrarım çoğu kez Bağırmak isterim avaz avaz Çıkmaz sesim, susarım. EŞİM BEN… Dokuz ay taşımak karnında Sancılar içinde beklemek merakla İlk kucağına alış, can verdiğin yavrunu Güller açması yüzünde al al, pembe pembe Kokusunu içine çekiş, sarmalamak Sevmek çok sevmek kendinden bile Uykusuz gecelerde ınga sesleri Onunla üzülmen, gülmen onunla ANAYIM BEN… Belki bir ofis odasında Masa başında genelde Belki bir sınıfta, öğrenciler arasında Belki bir hasta odasında Şifa dağıtan beyaz melek Gökyüzünde, maviler üzerinde Kanatsız kelebek belki Tarlada sarı sarı başaklar arasında Nasır tutan ellerim Sırtımda bebem EMEKÇİYİM BEN… Her nerede olursam olayım Fedakarım, derleyen toparlayanım Şevkat dağıtırım, sevgimle sarmalarım Çok şey değil beklediğim Tatlı dil güler yüz isteğim Bir buse yanağıma, sıcak bir kucaklama KADINIM BEN… HAZIRLAYAN: PAPATYA650
1 Yorum - Yorum Yaz
|