|

Zeynep Genç ALPDOĞAN zeynepgencalpdogan@gmail.com
“ Yerel Basına Omuz Atın ! Hatta Ayağına Basın “ Değerli okurlarım, Herkesin dilinde bir söylemdir gidiyor. “ ULUSAL BASIN “
Nedir Ulusal Basın ? Önce bunun açılımını yapalım. Unutanlara hatırlatalım. Yerel Basın, Bölgesel Basın ve Yaygın Basının birleşimi “ ULUSAL BASINI “ oluşturur. İlçelerde çıkan gazeteler YEREL, Yeniasır vb. gazeteler BÖLGESEL, Hürrriyet, Milliyet vb. Türkiyenin her yerine ulaştırılan gazeteler YAYGIN basındır. Ve YAYGIN basının haber desteği; bölge gazeteleri ve yerel basındır.
İlçelerde haber teşkil eden bir olay olduğunda, bölgeye intikal eden Yaygın Basın çalışanları; Yerel Basın Mensuplarına her türlü saygısızlığı yapıyorlar. Tam fotoğraf çekerken objektifin önine geçmek, ayağınıza basmak yada omuz atmak gibi.
Şimdi burada akıllara birkaç soru geliyor. Yerel basın mensupları, üniversitelerde daha az mı eğitim alıyor ? Basın yasasını çiğnediklerinde, savcı onlara daha az mı ceza veriyor ? Ya da gazetelerini kurarlarken, onlardan istenen resmi koşullar hada mı hafif ? Yazık ki; HAYIR. Üstelik yerel basın en çok çile çeken basın grubudur. Maddi sıkıntıyı onlar çeker. Ayakta kalabilmek adına, reklam alımları yapabilmek için kapı kapı dolaşırken, çoğu zaman içeri bile alınmayan, hatta hakarete uğrayan onlardır. İlçelerin haberlerini yaparken; siyasi partilerden birinin haberleri daha fazla yayımlanınca “ YANDAŞ MEDYA “ yaftası yapıştırılan yine onlardır. Sevmedikleri birilerinin haberi çıktı diye, ücretsiz dağıtım yaptığınız gazetenizi buruşturup çöpe attıklarında, içi sızlayan ama susmak zorunda kalanlar yine onlardır. Tarafsız bir çizgide gazete çıkartıyorsanız, içten içe takdir edilmesine rağmen; maddi kaygılar bilindiği için, yandaş olmaya zorlananlar da onlardır. Gazete dağıtım şirketlerine ayıracak bütçe olmadığından, abonelere ve reklam verenlere gazete ulaştırmak için, güçlü ayaklara sahip olma zorunluluğu yine “ YEREL BASININ KADERİDİR” . Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, basın ilan kurumunun engelleri, yıpranma haklarımızın elimizden alınması da cabası. Bu arada seçim dönemlerinde kurulan, siyasi amaçlı gazeteleri bu sınıfa koymuyorum zaten. Şimdi değerli okurlarım, holdinglerin yavrusu olmadan, her yeni günde ayakta kalma mücadelesi veren “ YEREL BASIN “ bütün bunları hak ediyor mu ? Hadi herkes yapıyor da ya “ MESLEKDAŞ “ ların davranışları. Onlara ne demeli. Henüz “ ULUSAL MEDYA” nın ne olduğunu bilmeden, ellerine tutuşturulan pahalı kameralar ve fotoğraf makinaları ile ( bölgede temsilcileri olmasına rağmen) ilçelere gönderilen meslekdaşlara meslek etiği öğretilmiyor mu? Geldikleri bölgede görev yapan yerel basın mensuplarına omuz atarak, ayağına basarak, fotoğraf karelerini kapatarak habercilik yaptıklarını zannedenlere, en azından bağlı bulundukları kurum yöneticileri uyarıda bulunmalı.
“ YEREL BASIN, ULUSAL BASININ CAN DAMARIDIR “. Unutanlar varsa; hatırlatmış olalım. Sevgi ve Işık ile kalın. *** Rock Festivali esnafın yüzünü güldürdü. FOÇA ROCK FESTİVALİ başladı. Yurdumuzun dört bir köşesinden binlerce genç festivali izlemek için Foça’ ya geldi. Sırtlarında çadırları , sıcağa aldırmadan, pek çoğu oto stop ile ceplerinde kısıtlı para festivale gelmişler. Foça bu kadar kalabalık insan topluluğunu bir arada görmedi. Festival alanı olan İngilizburnu şehir merkezine yaklaşık 2 km. Ama onların umurlarında değil. Belki de yılda bir kez böyle bir çılgınlık yaşıyorlar. Renk renk çadırları ile yarımadayı şenlendirdiler. Üstelik Foça bir Cennet. Diledikleri yerden denize girebilirler. Zaten festival alanı deniz kenarı. Gündüz deniz güneş. Gece konser. Kısa ama hareketli bir tatil. Güzel bir anı. Yaz geldi geçiyor. Foça esnafı son yıllarda ne yerli, ne de yabancı turist göremedi maalesef. Yazlıkçılardan zaten fayda yok. Onlar önemli alışverişlerini Foça’ ya gelirken büyük marketlerden yapıyorlar. Nereden bildiğimi soruyorsanız; çöplerini bidonlara değil de yanına bıraktıkları market torbalarından. Foça’ dan ise ekmek gazete, tekel maddeleri ve karpuz dışında bir şey almıyorlar. Eee ne yapsın esnaf, yaz gelsin de çarşı hareketlensin, cebimiz para görsün diye beklerken, vuslat yine başka yaza kalıyor. Biz gelelim Festivale… Rock Festivali çok büyük bir organizasyon. Yetkililerden aldığımız bilgiye göre: geçen yıl Foça’ ya 68 bin kişi konser izlemeye gelmiş. Bu yıl ise 80 bin kişi bekleniyormuş. Foça için büyük bir şans. Ancak; İngilizburnu şehir merkezine uzak. Gençler ceplerindeki üç kuruş parayı, festival alanında fahiş fiyata gıda ve su satan insanlara vermek zorunda bırakılıyor. Gerçi gençler azimli , hava sıcakta olsa yürüyerek şehre iniyorlar. Dolayısı ile Foça esnafı da bu durumdan memnuniyet duyuyor. Oysa ki; belediye İngilizburnu’ na az bir ücretle otobüs çalıştırsa, şehir esnafının da bir nebze yüzü güler. Üç gün sonra festival bitecek, Foça’ lılar yine şikayete başlayacak. İşte sokaklar araba dolmuştu. Yürüyecek yol bulamadık. Her yer çöp dolmuş. Belediye ne iş yapar vs. vs. Biraz insaf edelim. Yılda bir kez böyle bir organizasyona ev sahipliği yapıyoruz. Üstelik esnafımız da para kazanıyor. Ee hepimiz FOÇA’ ya aşığız ya, cennette yaşıyoruz ya. Her nimetin bir külfeti var. Pek çok kişi farkında değildir belki; ama ben farkındayım. Arabasının küllüğünü sokağa boşaltan, gözünüzün içine baka baka yere tüküren, arabasının camından çöp torbaları ile bidona basket atamayan, çekirdek çitleyerek kabuklarını havaya üfleyen ve bütün bunlardan sonra Foça’ yı seviyoruz diyen insanları görüyorum. Ve uyarıyorum. Onlar da “ Sen Bize karışamazsın ” diye cevap veriyorlar. Bir elma yedi diye Cennetten kovulan ADEM BABA aklıma gelince , bu kişilere ne yapmak gerektiğini düşünüyorum da…. Artık yorumu siz okuyucularıma bırakıyorum. Sevgi ve Işık ile kalın. ♣♣♣ Şeytana uyun !!! Sabah kalktınız. Daha doğrusu kalkamadınız. Kalkamıyorsunuz. Her yeriniz ağrıyor. Susturduğunuz çalar saatin sesi, kulaklarınızda yankılar halinde devam ediyor. Başınızda bir ağrı. Oysa akşamdan kalma da değilsiniz. Buda nedir? Hayatın sonuna gelmiş gibisiniz. Geleceğe dönük proje ve beklentilerinizin bir anda anlamsız bir külfetler yumağı olduğunu görüyorsunuz. Başınız sıkıştığında , bir köşeye sıkıştırdığınız “ Hayat Budur “ sözcüklerini arıyorsunuz, onlar da direniyor, yoruluyorsunuz.. “ Hayat Bu Değildir “ şeklinde çıkıp çekiyor belleğinizden. Evet ! Belki de hayat bu değil.
Kahvaltıyı hep es geçtiniz o güne kadar. Oysa o kadar da zor değil. Hazırlandıktan sonra içeceğiniz sigara yerine , hemen bir kahve yapın ve yanında bir dilim ekmeğin üzerine süreceğiniz reçel yada peynirle küçük bir kaçamak yapın. Saatinize bir göz atın; zaman o kadar da uçucu değil, gördünüz mü? Siz de şeytana uyun ! Kapıyı çekip çıktınız. Her sabah siz çıkarken gazete ve ekmek dağıtan kapıcıya homurdanarak değil, bu kez gülerek “ Günaydın “ deyin. Bakın ne yapacağını şaşırdı. Homurdanma sırası onda. Boş verin açın adımlarınızı, servis kaçacak. İş yerinizdesiniz. Binanın girişinde derin bir nefes alın ve odanıza vardığınızda, masanıza yığılmış dosyalara aldırmadan telefonu açın. Anneniz. Biliyorsunuz erken uyanır. Şimdiye kadar çoktan televizyonun karşısına kurulmuştur. Yanındaki sehpada da kahvesi. Sigara içmez. Onun için de sesi yaşıtlarından berrak geliyor. Ne oldu diyor. Hiç bu saatte aramazdın. Hiç dediniz özledim de. Anneniz şaşırıyor. Çünkü; hep bir problemle yada bayramdan bayrama aramışsınızdır o güne kadar. Hafta sonunu ona ayırdığınızı, birlikte sinemaya gitmeyi teklif edin. Bakın ne kadar da mutlu oldu. Bir kahve istediniz ve geldiğinde sigara paketine uzandınız. Durun, durun! Şeytana uyun! Çabuk karar vermelisiniz., fincan soğumakta . Evet, bravo; tam irade. Sigara paketini kaptığınız gibi çöpe attınız. Şimdi başlıyorsunuz kahvenizi içmeye, tadını daha mı çok alıyorsunuz ? Başarabilirseniz, ileride her şeyin tadını daha fazla alacaksınız. O zaman sigara içmekle aslında kendinize eziyet ettiğinizi anlayacaksınız.
Öğle yemeğinizi hep iş yerinde yiyorsunuz. Küçük bir kaçamak sırası daha geldi. Kısa bir yürüyüşten sonra, şu ayaküstü yiyecekler yenen büfelerden birine girin. İştahınız yerinde ama fazla kaçırmayın. Salatanın tuzu az mı ne? Tuzluk da biraz ötenizde oturan delikanlının elinde. Tuzluğu alırken teşekkür etmek üzere yüzüne bakıyorsunuz. Ne hoş adam. Ne güzel yüzü var. Parmakları ne zarif. Elini ne güzel kullanıyor. Tuzluk ikinizin arasında birkaç kez gidip geliyor. Köprü kuruldu bile. A bakın eski arkadaşlar gibi konuşmaya başladınız. Hatta birbirinize telefon numaralarınızı veriyorsunuz. Ve çıkışta , ikinizde iş için ayrı yönlere giderken, yollarınızın birleştiğini düşünüyorsunuz.
Öğleden sonra su gibi akıp gidiyor. Başınızı masadan kaldırdığınızda, dışarıda havanın çoktan karardığını fark ediyorsunuz. Ama tuhaf dosyaların hepsi elden geçirilmiş durumda. VE siz hoş bir yorgunluk içindesiniz. Telefon ediyor. Gördünüz mü? O da yoğun bir gün geçirmiş. Kokteylinden size de ısmarlamak istiyor. Uyun , uyun, şeytana uyun! Evet deyip telefonu kapatın. Ve makyajınızı tazelemeye koyulun!!!
ŞEYTANA UYUN! İçinize sinmiyorsa evinizi değiştirin. Memönun değilseniz işinizi değiştirin. Anlaşamıyorsanız eşinizi değiştirin. İşe yaramıyorsa kafanızı değiştirin. Bir şeyleri ,yalnızca siz istediğiniz için yapın. Uzun yolculuklara çıkın, yeni insanlarla tanışın.
Hayatı yeniden oluşturmak ve değiştirmek mümkün. Yeter ki; ŞEYTANA UYUN! Ve bilin ki, şu şeytan hiç de sanıldığı gibi değil. İsterseniz onunla dost olup hayatınıza renk katabilirsiniz.
♣♣♣ BEŞİKTEN MEZARA KADIN… Dünyaya geldiği anın müjdesinde bile dudaklar burkulmuştu. Çünkü; beklenenin tersine erkek adamın erkek evladını dünyaya getirememiştir. Bu vesile ile anneye erkek çocuk doğurduğunda verileceği vaad edilen rüşvet de verilmemiştir.
Artık o, falanca Ahmet Bey' in kızıdır yalnızca. Aile içinde mutlaka sevilir. Ama yeni bir erkek kardeş beklentisi olan babasının , annesinden sonraki hizmetlisidir. Yazgı aynıdır.
Büyür, deyim yerinde ise gelinlik kız olmuştur artık. İstemeye gelenler içinde, en varlıklı olan damat adayına verilir. Aslında satılır. Yazgı yine aynıdır. Falanca Ahmet bey' in eşidir o. Annesinin kaderi gibi kocasına erkek çocuk doğurmak için çaba göstermek zorundadır. Sonunda beklenen olur. Bir erkek çocuk dünyaya getirir. Yine de doğurduğu çocuk falanca Ahmet Bey' in , yani erkek adamın erkek evladı olmuştur. Ahmet Bey erkek evlat sahibi olmanın keyfi ile kadeh tokuştururken, o loğusa yatağında kocasından şevkatli bir bakış, saçlarına minik bir dokunuş beklemektedir. Bekleyedursun……
Evladı büyür. Artık bir damat adayıdır. Yazgılar hiç değişmez. Erkek evlat sahibi olmanın keyfini hiç süremez. Çünkü; o bir kaynanadır. Ve kaynanalar kazanında yakılmaya hak kazanmıştır. Artık üçüncü erkek kuşağa, oğlunun oğluna hizmet vermeye devam eder. Şimdi falanca Ahmet Bey' in babaannesidir. Adı yoktur.
Yıllar geçer, saçlar ağarır, gönüller kahır çekemez artık. Yaşam son bulmuştur. Cansız yüzünde yıllardır hiç olmayan bir huzur ve gülümseme gözlenir. Artık o falanca Ahmet Bey' in kızı değildir.
Ve bir mezar taşının üzerinde gerçek kimliğine bürünür.
Merhume HAZAL HAZAN 2001 – 2050 Hakkın rahmetine kavuştu. ♣♣♣ Önce İnsanım, Sonra Kadın, Sonra Gazeteci…. Rahmetli babamın kulaklarıma nakış ettiği bir sözü vardır. “ Ne iş yaptığın önemli değil. Yeter ki; insanlığını kaybetmeden yap. Ve unutma Allah’ ın yarattığını korumak , en büyük sevaptır “ derdi. Nur içinde yatsın.
Nedir bu ortalıktaki yaygara. Kadınlar üzerinden siyaset, kadınlar üzerinden din tacirliği. Kadın olmak, dişi olmak, üretici olmak, ürettiğini kanıyla, sütüyle beslemek ayrıcalığını Allah kadına bağış etmiştir.
O halde nasıl bir densizlik ve gaflettir bu . Tanrı ile kulu arasına girmeye cüret etmek. Bununla da yetinmeyip; onun yarattığına hakaret, tecavüz, dayak ve hatta “ töre “ adı altında canını almaya kalkmak.
Oysa ki; siz dünyaya gelmeye hazırlanırken aylarca karnında taşıdı. Kanıyla besledi. Doğdunuz. Aldığınız ilk yudum anne sütü, sihir misali doğada hastalıklardan korunmanızı sağladı. Sonraki aylar da cabası. İlk sevgiyi ondan öğrendiniz. Düştünüz canınız yandı. Anneniz dokununca geçti. Geceleri kabus görüp ağlayarak uyandınız. Sizi kollarına alıp sımsıkı sarılınca korkularınız bir çırpıda kayboldu.
Sonra ilk sevda, ilk aşk mektupları. Babadan gizli anneden alınan fazladan harçlık. Ee sevgiliye pasta ısmarlanacak ya. Sonra evlilik. Yuvanızı tertemiz sıcacık tutan. Sevgisinin büyüsü ile bulunduğu yeri cennete çeviren eşiniz. Sonra da belki bir kız bebeğiniz. Minicik bedeni ile yüreğinizin en güzel yerine yerleşen. Konuşmaya başlayıp ilk baba dediğinde duyduğunuz mutluluk.Yürümeye başlayıp, iş dönüşü annesinden önce size kapıyı açtığında, kucağınıza zıplayıp yanağınıza kocaman öpücükler kondurduğunda dünyalar sizin olmaz mı?
Ve … Bir gün minik kızınız büyüdüğünde, onu evlendirirken “ elin oğlu kızımı elimden alıyor “ diye hayıflanıp içiniz “ CIZZZ “ ettiğinde geçmişe dönün. Unutmayın !!! Siz de bir zamanlar bir babanın minik kızını alıp, yüreğinin “ CIZZZ “ etmesine sebep olmuştunuz… Lütfen . Anne, Eş, Bacı, Evlat, Arkadaş ayırt etmeden kadınlarımızı koruyalım. Onlar doğanın temel taşları. Tanrının bizlere armağanı. Kadınlarımıza engel değil, destek olalım. Eğitimli ve güçlü kadınların yetiştirdiği yeni nesiller de , en az onlar kadar güçlü ve basiretli olacaklardır. Sevgi ve Işık ile kalın... ♣♣♣ Onlar , bizimde Çocuklarımız… Onlar yurt çocukları, kaderlerine boyun eğmiş. Her birinin hikayesi farklı. Aç değiller, açıkta değiller. Devlet baba onları kanatları altına almış. Ancak yüreklerinde eksik olan sevgiyi nasıl dolduracaklar?
Kiminin ailesi ölmüş, kiminin ailesi parçalanmış, bazılarının kaderine de annelerinin talihsizliği yazılmış.Onlar yurt çocukları, aslında hepimizin yarası.Ziyarete gelen her kadına anne diye sarılan minik eller, güçsüz bedenler. Bizler kısıtlı vakitlerde birkaç oyuncak ve giysi ile onları görmeye gidiyoruz. İçimizde tarifi imkansız bir acıma duygusu ile.
Oysa ki ; onların acınmaya değil sevgiye ve güvenmeye ihtiyaçları var. Kişisel zevklerimizden biraz feragat edip, düzenli olarak bu kadersiz çocuklarımıza vakit ayıralım. Gönüllü anneler, babalar olalım. Düzenli yapılan ziyaretlerle, içlerindeki terk edilmişlik duygusunu hafifletelim. Hatta çocuksuz aileler onları evlat edinerek, bir yuva verebilirler.
Hepsinin özlemi aynı. Ya kendi ailelerine kavuşmak, yada ellerini sıkıca tutabileceği yeni anne babalar. Üstelik her şeyin de farkındalar. Bulundukları yerin şu an yuvaları olduğunun, ziyaretçilerle gidemeyeceklerinin bilincindeler. Sizi yolcu ederken minik ellerini sallıyorlar ve söz istiyorlar. “Yine gelecek misiniz?” ♥♥♥
Eğitim Kanser Oldu.
İstisnasız pek çoğumuz, eğitimin okul öncesinde evde aile ile başladığını, ebeveynlerin davranışları ile çocuklarına model olduklarını biliriz. Ev hanımı olan, ev dışında bir işte çalışmayan anneler, ablalar, yengeler bu minik beyinlere yaşamla mücadelenin ilk ve önemli derslerinivereceklerdir. Oysa; sabah 09.00’ da başlayıp, akşam üzeri 17.00 ‘ ye kadar devam eden 20’ den fazla kadın programı var. Kadınlarımız bu programları izleyerek veya dinleyerek bu çocuklarımızı nasıl eğitecekler ?
Şimdi sorsanız; hiç kimse bu programları izlemiyor. Durum böyle ise ; reyting rekorları kıran,her gün bir yenisi eklenen bu programları kimler seyrediyor. Üstelik üzerlerinde kombinezon misali giysilerle, yataktan fırlamışçasına ortalıkta gezinen, utanma duvarlarını çoktan yok etmiş, kendilerinin sanatçı olduğunu iddia eden, ne olduğu belirsiz bu zavallı insanlar, kadınlarımıza nasıl bir katkıda bulunabilirler? En mahrem konularını, yetmiş milyon insanın önünde ifşa eden, bu insanlardan medet umarak onlara prim verenler de ayrıca içler acısı. Daha düne kadar; mayo reklam afişlerini yayınlatmayan, inek resimlerini müstehcen bulan zihniyet şimdi nerede ? Neredesiniz “ RTÜK Amcalar “ ???
Aslında işlerine geliyor tabii. Toplumun temel direği Analarımız, Eşlerimiz, kardeşlerimizi TV karşısında uyutarak , görmeleri gerekenleri görmesinler, karşı çıkmasınlar, Türkiye’ de yaşanan ve yaşatılan entrikalardan haberleri olmasın. Çocuk doğurup dursunlar. Yarın birgün bu çocuklara “ BURS” adı altında özel eğitim verir, istediğimiz gibi kendimize yönlendirir, yandaş kazanırız. Olur biter. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, vatandaşın cebindeki üç kuruşa da göz dikmişler. Efendim kimin eli, kimin cebinde ? EVET diyorsan şu numaraya, HAYIR diyorsan bu numaraya SMS gönder. Her gönderilen mesaj 2 KONTÖR. Bu değirmenin suyu nereden geliyor ? EĞİTİM ŞART. ŞART DA….Eğitim sistemimiz acınacak halde ! Artık öğrenciler ek ders almadan sınıf geçemez, Dershaneye gitmeden üniversiteye giremez oldu. “ Birileri bu gidişe DUR desin ARTIK “ . ♣♣♣
4 Yorum - Yorum Yaz
|